|
|
HÜSEYİN CAHİTPaşa Mahallesi, Odunpazarı, Eskişehir doğumlu olan Hüseyin Cahid (1911-2003) Eskişehir
Mevlevi Dergahının son post nişini, Şıh Bahaeddin Efendi ' nin (1875-1930) ortanca oğluydu.
1990 da doldurmuş olduğu kasetten hem gür sesini, hem de masmavi gözlerini hasretle anarak, hikayesini
aktaralım. - "Bizim ocağın başları yarı
türkmen, yarı yörük sayılır, Mevlana’ya çalar büyük büyük dedeler.
Bir gün Kurşunlu camisine dek uzanıver, görürsün onları, belki hala sema eder dururlar."
Hüseyin Cahit- 1978 de arkadaşı Muharrem Barut a yazdığı mektuptan.
|
|
|
| Hüseyin Cahit ve babasi son postnisin Bahaeddin Dede |
" Eskişehir Mevlevi Dergahında babam Şih Bahaeddin Efendi nin yönetiminde
ayin ve semalara katılırdım. Ayinlerden çocuk aklıma göre en çok hoşlandığım
bölümlerini bir sıraya bakmazsızın bu kasede dolduruyorum. .
Tekkenin
semahanesi, sema yeri ve mutrib olmak üzere iki kısımdı. Mutrib bir kat yukarda sema yerine hakim bir
durumdaydı. Semahanenin yan tarafında dedelerimizin sandukaları bulunurdu. Mutrib takımı ve
semazenler yerlerini aldıktan sonra şeyhin bir işareti ile büyük eniştemiz Hafız Arif,
mutrib den nat-ı mevlanayı okurdu. Farsça olduğundan bunun yalnızca baş tarafını
geçiyorum: . Ya hazreti mevlanaHak dostYa
habibullahu resuli haki yekta tüTü ya veli olla Allah hak dostBu
tamamlandıktan sonra sema başlardı. Ayinler genellikle Farsça idiler. En çok sevdiğim iki
Türkçeyi okuyacağım, birisi niyaz:Şemmi ruhine cismimi pervane düşürdümEvviraki
dilim ateşi suzan, Suzane düşürdümHayyefa yolumu va dihi hicran, Hicrane düşürdüm
bir rikat ra iken kendimi ümman, Ümmane düşürdümTakirir
edemem derdi deruni ah elemim var mevvelayı seversen beni söylet, Söyletme gavmiğrim
varDinle sözümü sana direm Özge edadıri dostDerviş olana
lazım olan aşkı hüdadırAşıkın nesi var isema suka fedadırSema
sefa cana sefa ruha gıdadır dostMusiki neva kalbe cila Aşki hüdadırEy
sofu bizim sohbetimiz cana sefadır. Birden birlikten nuşedelim derde devadırHakkıyle
azel ettığımiz ahde vefadırSema sefa cana sefa ruha gıdadır dostMusiki
neva kalbe cila aşkı hüdadırAşkıyla gelin talibicu yende olalımŞevki
sefalar sürelim zinde olalımHz mevlanaya gelin bende olalımSema sefa
cana sefa ruha gıdadır dostMusiki neva kalbe cila aşkı hüdadır Dedelerden
birisi Kuran dan bir parça okurdu. Örneğin Bakara süresinden. Bundan sonra Şih Halemenla
ilahe illallah ve 3 kere tekrarla: La ilahe ilalllah derdi.Ayinlerden yine Türkçe olarak:Ey
ki hezaferin bu nice sultan olurAh kulu olan kişiler hüsrevi haka olur. .
Ben kardeşlerim ve amca oğullarım bazen semaya, bazen mutribe katılırdık.
Amcam Hilaleddin çok güzel tambur ve ud çalardı. Amca oğlum İsa Pertev keman,
Vedat ney çalardı. Abim Avni ud, ney ve tambur, ben ney ve kudüm çalardım. Kardeşim Hasan
ve en küçük amca oğlu İsmal İlhan, yaşları nedeniyle yalnız merasim elbisesi
giyer ve ayinlere katılırlardı. Mutribi genellikle Fazıl Dede yönetirdi. Hilaleddin Amca
katılırsa idare ona geçerdi. Semayı Meydancı Dede Tayyip yönetirdi. Ayinin son selamında
bazen babam cüzdanını Meydan Dedesine verir, o da bunu mutribe atardı. Bu suretle mutrib parasal
olarak onurlandırılmış olurdu. . Ayin ve sema, bayram, kandil
ve Mevlanayı anma gibi özel günlerde Kurşunlu Camiinde yapılırdı. Kara Mustafa Paşa
tarafından yaptırılan bu cami dergah külliyesi içindeydi. İyi bir mimari örneği
olan cami, Kurşunlu diye anılırdı. Bunun nedeni kubbesinın yağmur akışına
karşı kurşun ile kaplanmış olmasındandı. Eskişehir de, o yıllarda tek kubbeli
camiydi bu ve bu gün solda sağda türüyen mimari özelliklerden yoksun camilerden çok üstündü.
Caminin personeli ve bakımı dergahca karşılanırdı. Ayin ve sema camide yapıldığı
zaman caminin iç katında kadınlar semayı izlerdi. Bazı geceler yatsı namazından sonra
camide zikredilirdi. Babam postuna oturur, onun sol ve sağında dede ve dervişler bir çember oluştururdu.
Kalın ipe geçirilmiş ceviz büyüklüğündeki bir tesbih ortaya yayılırdı.
Tesbihi herkes iki eliyle tutar ve duadan sonra "allah allah" diye zikredilir ve bu arada tesbih de döndürülürdü.
Şih ten başlayan imame tekrar şihin eline gelince bir devir yapılmış olurdu. Bu devir
güne göre 3- 5 kez yapılırdı. Daha coşulduğu zaman bir işaretle hep birlikte ayağa
kalkılır ve devir ayakta yapılırdı. Buna mevlevi olmayanlarda katılabilirdi. .
Dergah külliyesinde dedelerin ve dervişlerin kalmaları için tek kişilik
olan odalar, bir meşk odası, bir mutfak, bir çivili semahane, 2 menzilhane, 1 hamam ve şeyhin evi vardı.
Çivili semahanede semaya ilk başlayanlar çalıştırılırdı. Meşk odalarında
dervişlere mevlevi adabı anlatılır, çalgı öğretilir, farsça ders verilir
ve Kuran okutulurdu. Her konunun bir sorumlu dedesi vardı. Dedeler, dervişler zikir ve musiki çalışamalarından
başka mutlaka bir sanat sahibi olurdu. Babam bu konuya çok önem verirdi. 3 tane fanila örme makinesi,
4 tane çorap makinesi vardı. Kunduralarını kendileri tamir ederlerdi. Fanile ve çoraplar pazarcı
eliyle şehirde satılır ve geliriyle dergahın bütçesine yardım sağlanırdı.
Esas gelir su değirmeni ile diğer vakfiyelerden sağlanırdı. Dergaha özel bir yolla içme
suyu getirilmişti. . Bayramlarda dedelerimizin ve Şih Edeb-Ali' nin türbesi
ziyaret edilirdi. Önde teber taşıyan bir dede, arkasında sancak ve muhafızları, sonra babam,
onun arkasında mutrib takımı, yürüyerek çalınabilen musiki aletleriyle yürürler
ve daha sonra dedeler, dervişler ve halktan isteyen katılırdı. Mevlevi musiki aletleri arasında önemli
olan kudüm, bir derviş tarafında sırt kayışı ile omuzdan arkaya doğru taşınır,
kudümzen onun arkasından yürüyerek kudümünü çalardı. Dergahla Şıh
Edeb-Ali türbesi arasındaki mesafe hem çalarak hem ayin söylenerek yürünürdü.Özel
günlerde yapılan zikirlerde babam yüksek sesle "allahüekber" duasını okuyarak zikrin
sona erdiğini belirtirdi. SonraAkşamı şerifler hayrolaHayırlar
feth olaŞerler def olaTanrının nuhu kalbimizi münevver eyleyeDemler
ve sefala ziyade olaDemi Hazreti Mevlana hu diyelim hu derdi "hu
diyelim hu" söylenirken zikre katılanlar koro halinde bunu tekrarlarlardı. Bir süre beklendikten
sonra yerle görüşülerek kalkılır ve mukabele sona ermiş olurdu. . Semahane ve camiden çıkışın da özel bir adabı vardı. Semanın,
meşkin, sohbetin, giyim kuşamın, mutfak işlerinin, pazarcılığın ve benzeri her
konunun bir adabı vardı. Babam bunlara gereği gibi önem verirdi. Örneğin yemek adabı şöyleydi:
Matbah canlarından görevli birisi çiçek bahçesinin taşına çıkarak ''hu
selam'' diye 3 kez bağırır, dede ve dervişleri yemeğe çağırırdı. Yemekhaneye
tahtadan yapılmış değirmi durumda somaklar kurulurdu. Bunun üstüne çepeçevre kaşık
ve bunun yanına bir tutam tuz konurdu. Herkes diz çöküp oturduktan sonra sofrabaşı yemeğin
getirilmesini işaretle bildirir ve yemek bir karavana veya tencere içinde somatın orta yerine konurdu. Sofradakiler
tuza parmaklarıyle banarlar sonra kaşıklarıyle orta yerdeki kaptan yemeğe başlarlardı.
Yemek bittikten sonra tekrar bir kez tuza banılırdı. Su ve ekmek somatçı tarafından herkese
işaretle istendikçe verilir, suyu veren ve alan tasla görüşürdü. Sofrada konuşulmazdı.Yemek
sona erince somatçı "eyvallah" çeker, sofradakiler başparmak hariç diğer parmaklarını
somata değdirirler ve somatçı bir gülbank okurdu.ElhamdulilllahEşşükrü
billah hak berakatını vereErenlerin namı nimeti ziyade olaBu gitti yenisi
ganisi geleDemi Hazreti Mevlana,Sır-ı Sultan-ı ateş baz-ı veliKerem-i
imam-ı Ali hu diyelim hu Somatdakiler hep birlikte son "hu diyelim hu" yu tekrarlardı..
Sema eğitimi de belli bir kuralla olurdu. Semaya başlayacak kişi günlük
elbisesi ile çalışır ve yalnızca sikke giyerdi. Ben semaya başladığım zaman
çıplak ayakla sema çivisinin yanına geldim. Niyaz durumunu aldım, sonra çivi ile görüştüm
ve ayağa kalktım. Semazen başı çivinin üstüne az miktarda tuz koymuştu. Sol ayağımın
baş parmağı ile 2. parmağı arasına çiviyi aldım. Bu ayağıma direk derdik.
Sağ ayağımı sol diz kapağı hizasına kadar çıkardım ve bir çark
yaptım. Bu ayağa da çark denirdi. Bu hareketi yapar ve tekrar yere değerdi. Kollar niyaz durumda
devamlı çapraz olarak kalırdı. Bu suretle bir devri tamamlamış olurdu. Aynı şekilde
1. 2. ve 3. devirleri yapardım. Çividen çıkmak çok çabuk olmazdı. Bazıları
bir haftadan önce bazıları 3 günden önce çıkamazdı. Ben zannediyorum 2 günde
çividen çıkmıştım. Çividen çıktıktan sonra artık tahta üzerinde
rahatça dönülür ve bir ayağı diz kapağı hizasına çıkarmak kaidesi
de artık yürürlükten kalkardı. Daha sonra, çark etme bitiminden hemen sonra, kol açma
ve baş tutma usüllerini öğrendim. Semayı hem kendi etrafımda, hem de bir çember üzerinde
giderek yapmaya başlamıştım. Ben ve kardeşlerim çocuk yaşta bunu birkaç saatte
tamaladığımızı ve giysilerimizi giydiğimizi biliyorum. . Mevlevilikteki
adap aslında Mevlana tarafında konulmamıştır. O sema yapar, vecde kapılı, mesnevi okur,
etrafına nur saçar, mana ile uğraşır, zahiri ile ilgilenmezmiş. Bütün bu koşullar
daha sonra oğlu Sultan Veled ve ondan sonra gelenler tarafından geliştirilmiştir. Örneğin Mevlananın
giydiği sikke bugün kullanılanlara hiç benzemez. Sikkeler de zamanla değişmiş. Hele bu
gün, Mevlevi gösterisi - gösteri diyeceğim - yapanların başlarındaki çok uzun ve
tam bir yuvak olan sikkeler haline dönüşmüştür. Mevlana semayı şöyle
tarifler:"Sema varlıktan sıyrılıp kendinden geçerek mutlak fena içinde
beka tadı almaktır ".der. Ve kendisini de şöyle tarif eder:"Ben
bir denizim, kendi içinde taşan uçsuz bucaksız kıyısız hür bir denizim"..
Derviş olmak o kadar kolay değildi. Dervişlik için baş vuranlar önce
Meydancı Dede, daha sonra Kazancı Dede, en sonra da Aşçı Dede tarafında bazı zorluklara
koşulur ve bunlardan başarılı çıkarsa çileye sokulması kabul edilirdi. .
Babamın dergahında mevlevi giysileri de yapılırdı. Bu giysiler hırka,
şalvar, destegül, elif, lamet, mest, yemeni, galoş ve tennure idi. Tennure yalnız mukabele günlerinde
giyilirdi. Sikkeyi herkes giymek zorundaydı. Babam şih olduğu için sikkesinde yeşil destar vardı.
Diğer dedeler ve dervişler destar kullanmazdı. Annem ve diğer mevlevi kadınlar giysi kullanmazdı.
Dergahda mevlevi kadınlarının da büyük bir yeri vardı. Dergahta her derviş veya
dedenin bir sanatı olması gerekirdi. Bunu Mevlana özellikle istemişti. İşte o böyle bir
mürşit idi.Ya Hazreti Mevlana, Hak dost!"
|
|
| Hüseyin Cahit -nüfus cüzdani |
|
" Çocukluk günlerimde beni etkileyen dergah hayatıydı.
Küçük yaştan başlamak üzere sema ve ney çalmayı, mutribde okumayı çok
severdim. Semahanede bir de büyük çalar saat vardı, onu babamla birlikte kurar, ayar ederdim..
Eskişehir' de ilkokula başlamıştım. Okul aşağı mahalledeydi.
Hergün dergahın bulunduğu Paşa Mahallesinden, Köprübaşı' ndan sonra gelen okula yaya
gider gelirdik. O zaman Eskişehir' de fayton, yaylı, tatar arabası gibi araçlar vardı. Otomobil
çok az vardı. Şehir içi belediye taşıtı da yoktu. . Çocukluğumda
beni etkileyen diğer bir konu da muhacirliğimizdir. Yunanlılar 1919' da İzmir e çıkıp
çıkıp Kütahya' ya kadar ilerleyince, babam ailedeki çocukları ve kadınları Ankara'
ya götürmüştü. Beraberinde annem ve kardeşlerim, teyzem ve çocukları olmak üzere
10 kişiydik. Amcam Alaaddin (Hilaleddin) Eskişehir' de nenelerimizin yanında ve işlerin başında
kaldı. Eskişehirden 40 kişilik vagonlara bindik, Ankara' ya giden son yolcu treniydi. O
zamanki lokomotifler kömür ve odunla çalışıyordu. İstasyonlarda durur, odun,
kömür ve su alırdı. Harp durumu olduğu içinde askeri taşıma yapan bütün
trenlere yol verilirdi. Polatlı' ya kadar geldik, orada bizi trenden indirdiler. Babam araba tuttu. (Cemaleddin Amca'
sının oğlu) Muhittin Celal Bey' in Ankara, Dikmen de bir evi vardı. Oraya yerleştik. .
Yunanlılar Eskişehir' i aldılar ve Polatlı yakınlarına doğru
gelirlerken, biz tekrar yola çıktık ve Kırşehir' e kadar gittik. Babam yaylı at arabası
tutmuştu. Bu yaylı tipi arabaların dingilleri üzerinde amortisman yerine geçen tek veya
çift makasları vardı. Üstü de deri veya bezden yapılmış yarım çevre
şeklinde gövdesi olurdu. Sol ve sağında meşin perde veya bezle kapatılmıs giriş
yerleri vardı.. Bir gece, konaklamış olduğumuz handa sabahleyin
kalkınca arabacının bizi bırakıp gittiğini öğrendik. O sıra, çekiş
ve binişe elverişli hayvanlar, atlar, arabalar, öküzler devlet tarafında angaryaya alınırdı,
yani iş yaptırır, bedelinin tamamını veya yalnızca bir kısmını öder ve geriye
borç makbuzu verirdi ve mal sahipleri bu işten çok kaçınırlardı. Konakladığımız
yerde babam bir tatar arabası bulabildi. Bu yaysız üstü kapalı olmayan bir yük arabasıydı.
Onunla yola devam ettik.Yolda her tepenin arkasında karşımıza eşkiya çıkacak korkusuyla
Kırşehir' e varabildik. O sıralar Padişah kuvvetleri ile Kuvay-ı Milliye arasında
çatışmalar olur, halk hangi tarafı tutacağını bilemez, bu yüzden de eşkiyalar
türerdi. O zamanlar Kırşehir ufak ve basit bir kasabaydı. Babama yardım edenler bir ev buldular.
Bu Köselerin Damı diye anılırdı.O yıllarda Kışehir' de evler tek katlı olurdu.
İki katlı olanlara genellikle konak derlerdi. Tek katlı evler kerpiçti. Evimiz 3 odalıydı,
aşağıda hayvanlar barınır ve evin ısınması sağlanırdı. Tuvalet
bahçede bir kulübeydi. Pislik çukura dolardı ve bu dolunca başka bir kuyu kazılırdı.
Su evimizin karşısında zengin bir aile olan Bulgurlular' ın Konağının önündeki
çeşmeden alınırdı. Evi geçindirmek için babam bir atlı araba sağladı,
bununla hem kendi işimizi görür, hem de başkalarına iş yapardı.. Kırşehir' de mevlevi tekkesi olmadığından buralarda çok zorluk çektik.
O sıralarda Tokat' tan Hamdi (Yanık) Dayım geldi . Durumu hafifletmek için teyzem ve çocuklarını
Tokat' a götürdü. Ben de onunla gitmek istemiş, bırakılmayınca çok ağlamıştım.
Dayım bundan çok etkilenmişti. Biz bir süre daha kaldıktan sonra Konya Çelebisi' nin babamı
çağırması üzerine ailece Konya' ya gittik. Orada Çelebinin yardımıyla oldukça
iyi bir eve yerleştik. Yunanlılar İzmir' de denize dökülünce muhacirler kendi yerlerine dönmeye
başladılar.. Dergahtaki hayatımız tekke ve zaviyelerin kapatılmasına
(13 Aralık 1925) kadar sürdü. Ben de 1927 de Kuleliye kayıt kabul olarak geçtim. O yıllarda
askeri orta okullar kapanmıştı. Babam ayda 3-5 lira gönderiyordu. Bununla İstanbul' a inerdik. Sinemalar
sessizdi. Bir kadın piyano çalardı. 1927-1930 Kuleli' de okudum. Lise son sınıftayken babam vefat
etti.. Çiftlik Hayatı: İsmail
Dedemizin (annesi Ulviye Hanımın babası) Aktarmaç çiftliği elden çıktıktan
sonra dergahın gelirini artırmak amacı ile babam, büyük amcamız Şemseddin Efendinin eşi
Zeynep hanıma miras kalan çiftliği, Konya' ya yaptığımız muhaceretten sonra Eskişehir'
e dönüşünde ortaklarla işletmeye başladı. Bu çiftlik, Eskişehir -Konya demiryolu
ile Porsuk suyu arasında bir arazi idi. Çiftliğin demiryoluna yakın yerinde bir höyük vardı.
Söylentiye göre Türklerin Anadoluya gelmeden önce oralarda oturanlar tarafından işaretleşme
amacı ile kullanılırmış. . Babam 3 araba, 6 at almıştı.
Bunlar şehirdeki menzilhanede konaklanıyordu. Okula gitmediğim zamanlar çiftliğe gider ve ortakçılara
yardım ederdim. Çift ve düven sürer, harman kaldırır, benzeri işlerle uğraşırdım.
Ata binmeyi ve at arabası kullanmayı da küçük yaşta öğrendim. .
Dergaha ait su değirmeni istasyondan şehrin yukarı mahallesine giren şose
kenarındaydı. Bunun suyu Porsuk nehrinden Karacaşehir civarında ayrılan bir kolla Kızılyer'
den geçerek iki yanındaki bahçelere de su vermek suretiyle değirmene gelirdi. Burayı genellikle
Alaaddin (Hilaleddin) Amca idare ederdi. Değirmeni de çok sever ve fırsat buldukça öğütme
işlerine yardım ederdim.. Babam tekke işlerinden başka Eskişehir
Hilal-i Ahmer cemiyeti reisi ve Tayyare Cemiyeti veznedarlığı da yapıyordu. Tekke ve zaviyelerin kapatılması
üzerine kendini tamamen bu iki cemiyete ve çiftlik işine verdi. Pertev, Avni İstanbul da tahsildeydiler.
Ben ortaokulun başlangıcındaydım. Boş kaldıkça babama yardımcı olurdum.1927
de kuleli askeri lisesine yazılınca bu işleri bıraktım. Babamın 2 yıl sonra vefatı
üzerine dergaha ait mülkler vakıflar idaresince alındı. Ailemiz büyük bir sıkıntı
içine girdi. Bu sıkıntı ağbeyimin ve daha sonra benim okullarımızı bitirmemize kadar
devam etti. Annem ve ninelerimiz bir süre oldukça zorluk çektiler. . Ninelerimizden
yalnız üçünü görebilmiştim. Hilaleddin Amcamın annesi Emine, Banu' nun annesi Hasibe
ve Cemal Bey' in annesi Azime. Dedemiz devamlı 4 eşle evli olurdu. Birisi vefat edince tekrar evlenirmiş. Emine
ve Hasibe nineler bizim oturduğumuz evin bahçesi içinde bulunan dergaha ait kubbeli odalarda otururlardı.
Emine Nine' nin bir lafını çocuklar arasında şöyle söylerdik. Çerkes ağzıyla:
"erkek ketiler...ayak yolunu kirletmişsiniz gene!" derdi. Bu kediler biz çocuklardık. .
Evin bahçesinde 2 odalı bir bina ile fırın ve çamaşırhane
olarak kullanılan ve içinde akarsuyu bulunan bir bina daha vardı. Bizim oturduğumuz ev 2 katlıydı.
Her iki katta 4er oda, ortada bir sofa, üst katta 2 tuvalet vardı. Alt kat matbah, kiler, odunluk, hizmetçi
odası olarak kullanılırdı. Arka bahçede ağaçlar, sebze bahçesi ve çiçeklik
vardı. Ön bahçede dut ağaçları vardı ve orası bizim oyun sahamızdı.
Gerek bizim ev, gerekse ön bahçedeki bu 2 bina daha sonra yıkılmış, bahçeye bir okul
yapılmış. . Kırşehir ve Konya'ya muhacir olarak gitmeden
önceki yıllarda Eskişehir' de çok fazla Rum ve bir miktar da Ermeni vardı. Ticaret ve iş hayatı
bunların elindeydi. Rum mahallesi şehrin en güzel tarafıydı. Oralara gitmemizi engellemek için
onların iğneli fıçıları olduğu, çocukları onların içine attıkları
söylentisi vardı. Biz çocuklar da korkardık. İstiklal savaşında sonra hepsi kaçtılar
ve onların varlıkları emlak-ı metruke, yani terk edilmiş malk ve mülk diye devlete kaldı..
Eskişehir' e 1933 sonlarında, Hava Harp okuluna girmek üzere geldiğim
zaman Hükümet Caddesi diye anılan yol üzerinde Yedilere yakın bu evlerden 2 katlı olan
birisini 3 arkadaş kiralamıştık. Mutfak ve salon müşterekti. Her birimizin birer odası
vardı. Annem ve Hasan yanımdaydı. Binbaşı iken şehid olan Afyonlu Bahaddin ve kızkardeşi,
Rumelili Mustafa' nın annesi, beraberdik. 1934 de biz Yeşilköy' e gidince, hava okulunu bitirinceye kadar arkadaşlar
bu evde kalmışlar. . Babam Rüştiye' yi bitirdikten sonra Mısır'
a gitmiş. El Ezher medresesinde okumuş. Daha sonra dergahda Farsçayı öğrenmiş ve çile
doldurup dede olmuş ve mistik konulara yönelmiş. Şeyh olduktan sonra dergahın parasal işlerine,
ayin ve mukabelelerin yapılmasına yönelmiş. Sesi güzel ve makam bilirdi. Ney, kudüm ve rebab
çalardı.. Annem zamanın Rüştüye mektebine muadil
bir eğitim görmüş. Evlendikten sonra dergahın harem tarafını yönetmiş. Becerikli
ve otoriterdi. Latin rakamları ve Türk alfabesi kabul edildikten sonra ilk öğrenenler arasındaydı
ve pek çok kimseye okuma ve yazma öğretti. Sesi güzel sayılırdı. İlahileri
ve zamanın şarkılarını söylerdi. Çalgıya heves etmemiş. Tekke ve zaviyelerin
kapatılmasından sonra ölünceye kadar dergahın evinde oturabilirken orada kalmadı. Ben Harbiyeyi
bitirince yanıma aldım ve hep benimle kaldı.. Kurşunlu
Camii: Şimdi biraz da Kurşunlu Camisinden bahsedelim. Bu külliye, Kanuni' nin vezirlerinden
Çoban Mustafa Paşa tarafından cami, medrese, kervansaray ve aşhaneyi içermek üzere 1525
de yapılmış. Bu caminin bir eşi de aynı vezirce Gebze de yapılmış bulunuyor. .
Mevlevi dergahı kurulunca, medresenin 18 odası dede ve dervişlere verilmiş. Kubbeli
oda dergahın harem tarafına bırakılmış ve bu odalarda ninelerimiz oturmuşlardı.
Kubbeli odaların orta yerindeki semahanenin arka tarafında, Hasan (Hüsnü) ve Hüseyin Dedelerin sandukaları
vardı. Üstü kapalıydı ve semahaneden buraya girilirdi. Sonradan türbe kısmı yıkılmış
ve açık vaziyete getirilmiş ve kabirler dışarda bırakılmış. Bu türbede
yol tarafında, dedemiz Mevlevi ve Kadiri Şeyhi Dersean ve Mesnevihan Hacı Hasan Hüsnü dede, 1839
doğum, 1916 vefat ve onun babası olan Çürükoğlu Hacı Hafız Hüseyin yatmaktadır.
Onun vefatı 1876 dır. Bunların ayak ucunda ise Hasan Dede' nin oğullarından olan Şeyh Şemsettin
Efendinin küçük yaşta ölen 4 çocuğunun mezarları var. .
Çocukluğumda aklımda kalan diğer olaylardan birisi ise Şeyh Edeb-Ali türbesinin
bütün dergah mensubları ile birlikte ziyaretidir. Şeyh Edeb-Ali' nin kapısında "Edib-i
Ali" yazmakta ise de sokak levhasında ve dış kapıda "Edeb-Ali" yazısı vardır.
Eskişehir halkı da onu bu isimle yad eder. Kendisi aslen Karamanlıymış. Edirneli Vecdi Efendinin
yazdığı Şekayik-i Numaniye de, "Şam da ilm ve usul ve furuu fenni tevsir ve hadisi ahs eyledi.
Her birinde 7 tula sahibi oldu. Ekmel fıkıh idi. Mesleki sufiye sakih idi. Sultan Osman Gazi kendisine riayet ederdi"
der. Osman Bey şeyhin kızı Malhatunla evlenir. Orhan Gazinin İznik de yaptırdığı medresede
müderris olan Tacettin Kurd-i, Edeb-Ali nin kayınpederi oluyormuş."
|
|
| Kayseri/Izmir tayyare fabrikalari, 1946-1950 |
|
|