|
|

|
| Ortada son postnisin Bahattin Dede ile Posta, Maarif, Vakif ve Tapu müdürü,1925 |
ESKİŞEHİR MEVLEVİHANESİ' nin ADI BİLİNEN POSTNİŞİNLERİ
ve DÖNEMLERİ - Müderris Muhammed
(1552'den önce)
- Mevlana Reşidüddin (1552)
- Mevlana Muhyiddin (1566)
- Mustafa
(1572'den önce)
- Halil Efendi (1572-?)
- Muhammed oğlu Mustafa (19. yüzyıl başları)
- Süleyman ve Muhammed Kasım (?-?)
- Çürükoğlu Hacı Hafız Hüseyin Hüsni Dede (?- 1865)
- Hasan Hüsni Dede (1865-1908)
- Şemseddin Dede Efendi (1908-1913)
- Bahaeddin Dede Efendi (1913-1925)
Çürükoğlu Hacı
Hafız Hüseyin Hüsni Dede (d.?-ö.1865)’nin postnişin
olduğu Konya Mevlânâ Müzesi Arşivi’ndeki bir belgeden anlaşılmaktadır. Mevlevîhânenin
yakınında kendi adına yaptırdığı Çürükoğlu Medresesi’nden,
müderris ve âlim bir kişi olduğunu anlıyoruz. Maârif Salnâmesi’nde, Eskişehir
medreseleri içinde, Paşa mahallesindeki “Çürükoğlu” Medresesi’nden bahsedilmektedir.
Ancak, günümüzde medresenin yeri bilinmemekle beraber Kurşunlu Camii kuzeyindeki giriş kapısının
bir alt sokağına, “Çürük Hoca Sokağı” ismi verilmiştir. Muhtemelen medrese
de bu sokakta idi. Türbesi Külliyenin güney doğu kısmında, semahanenin bitişiğindedir.
Hasan Hüsni Dede (d.1831-ö.1908) Hasan Hüsni Dede Efendi, 1831 yılında
Eskişehir’de doğdu. Babası, Çürükoğlu Hacı Hafız Hüseyin Hüsni
Efendi, annesi Kerime Hanım’dır. Babasının son zamanlarında dergah ehliyetsiz insanların
elinde kalmış ve dağılmıştı. 1865 yılında, babasının ölümü
üzerine, hükümete baş vurarak, cami avlusunda bulunan binanın ve derviş odalarının
Mevlevîliğe ait olduğunu ve mevleviliğin de babasından kendisine intikal ettiğini söylemiş,
yapılan tetkiklerde ve Konya Mevlânâ Dergah’ında bulunan yaşlı Mevlevî dervişlerinin
de şehadetleriyle düzenlenen bir beratla, dergah kendisine tevcih edilmiş ve babasından kalan malların
idaresinin Hazîne-i Celîle-i Mâliye’nin idaresinde kalması şartıyla, az bir bedel karşılığında
kendisine kiraya verilmesine karar verilmiştir. Hasan Hüsni Dede ilk eğitimini âlim ve Mevlevî
olan babası Çürükoğlu Hacı Hafız Hüseyin Hüsni Efendi’nin aldı.
Daha sonra, İstanbul’da tahsil ettiği anlaşılıyor. Postnişinliğe tayin edilmeden
önce, uzun süre İstanbul’da bulunmuş, dersiamlık (müderris) ve Mesnevîhanlık
yapmıştır. Kendisi Mevlevî, Kâdirî ve Melâmî idi. Abdülbaki Gölpınarlı
“Melâmîler ve Melâmîlik” adlı kitabında, İstanbul' da Melâmî
Pîri Seyyid Muhammed Nur (öl.1886)’le görüşerek Melâmî olduğunu yazar. Hasan
Hüsni Dede Mevlevî ve Kâdirî hilafetini Konya Çelebisi Muhammed Said Hemdem Çelebi’den
almıştır. Yenikapı Mevlevîhânesi postnişini Osman Selahaddin Dede Efendi de Hasan Dede’ye
hilafet vermiştir. Osman Selahaddin Dede öldüğü zaman (14 Mart 1887) cenazesinin gasledilip kefenlenmesinde
meşâyih-i Mevlevîyenin âriflerinden ve fâzıllarından sayılan Hasan Hüsni
Dede görev yapmış ve hocasının cenaze namazını kıldırmıştır. Hayır,
hasenat sahibi olan ve çok iyi at binen Hasan Hüsnü Dede, Fransız seyyah Clement Huart'ın hatıralarına
konu olmuştur. Seyyah, 1891 de İstanbul’dan Konya’ya seyahat ederken Eskişehir’i ziyaret
etmiş ve Hasan Hüsni Dede ile görüşmüştür. Gayr-i müslim yabancılar ayakta
kalmasın diye kendilerine iskemle getirilmesini istemiş, fakat onlar, Müslümanlar gibi yere pâdaş
kurarak oturmayı tercih etmişler, kendilerine şekerleme ve tatlı ikram edilmiştir. Eskişehir
Mevlevîhânesini ziyaret eden diğer bir seyyah ise, kendisi de Mevlevî olan Mehmet Ziya (İhtifalci)’dır.
Mehmet Ziya, Hasan Dede’ye intisablı olup ondan Mesnevi-yi Şerif okutma izni almıştır. 1892
yılında Mevlevîhâneyi ilk ziyaret ettiğinde Hasan Hüsni Dede ile görüşmüş,
hatıratında ve “Yenikapı Mevlevîhânesi” adlı eserinde, ondan övgüyle
bahsetmiştir. Hasan Hüsni Dede’nin Celâleddîn, Şemseddin, Bahâeddin ve Hilâleddin
adında dört oğlu, Şehribânû ve Hacer Sâniye adında iki kızı vardı.
Hüseyin Celâleddîn Efendi en büyük oğlu ve aynı zamanda Eskişehir âsitânesinin
ser-tabbah/aşçıbaşısı idi. Postnişinlerden sonra en yüksek mertebe ser-tabbah denilen
dedelerdi. Aslında bunların mutfakla bir alakaları yoktu ancak, dergahların en kutsal tesisi olan matbah-ı
şerif’e izafeten bu adı almışlardı. Bu kişiler kıdemli, mevlevihaneye vukûfiyeti
olan, faziletli ve ekseriya âlim kimselerdi. İşte bu vasıflara haiz olduğunu düşündüğümüz
Hüseyin Celâleddîn Efendi pederinin sağlığındayken 1902'de 40 yaşında
vefat etmişti. Postnişin Hasan Dede mektuplarını şu cümleyle bitirirdi. “Bâki,
Es’adekum’u-llahu fi’d dareyn.” Anlamı: “Allah sizi iki cihanda mesut etsin.” Postnişin
Hasan Hüsni Dede’nin imzası “Hâdimü’l-fukarâ el-Mevlevî Eskişehrî
Hasan Hüsni” şeklinde olup mührü ise “el-Mevlevî Hüsni” idi. Kurşunlu
Camii güneyindeki giriş kapısının bir üst sokağına, “Hasan Dede” ismi
verilmiştir. Türbesi Külliyenin güney doğu kısmında, semahanenin bitişiğindedir. - Hacı Hasan Hüsni Dede Efendi hakkında:"Eskişehirlidir.
Uzun müddet İstanbul da oturmuş ve Seyyid' le İstanbul seyahatlerinden birinde görüşerek
melamet almıştır. Erbabı hal ve temkinden bir zat imiş. Mevlevilerin hiç biri melamiliğini
bilmiyor. Dede Efendi aynı zamanda tarikat-ı kadiriyyeden de müstahlef imiş."Abdülbaki
Gölpınarlı, Melamilik ve Melamiler, s. 314 Gri Yayınları
 |
 |
Muhammed Ali Şemseddin Dede Efendi (d.?- ö.1915) Hasan Hüsni Dede’nin,
Hüseyin Celâleddîn Efendi’den sonra gelen, ikinci oğludur. Eskişehir’de doğdu.
İlk eğitimini ailesinden ve babasından aldığı tahmin edilen Muhammed Ali Şemseddin Dede
Efendi 1908’de babasının vefatından sonra, en büyük erkek evladın posta geçme âdeti
üzerine, 1908-1913 yılları arasında postnişinliği sürdürmüştür. Muhammed
Ali Şemseddin Dede’nin Eskişehir Mevlevî Dergah’ı postundan ayrılmasından yaklaşık
bir yıl sonra, 14 Kasım 1914’te, I. Dünya Savaşıyla beraber “Cihad-ı Mukaddes”
ilân edildi. Bu kutsal savaşa katılmak ve Filistin Cephesi’ne gitmek üzere bütün Mevlevîhânelerden
gönüllü Mevlevî alayı oluşturuldu. Muhammed Ali Şemseddin Dede Efendi kurulan bu Mevlevî
Taburu’na katıldı ve yanındaki 15 dervişin giyim kuşam teçhizatlarını, borç
bulduğu paralarla kendisi karşıladı. Mevlevî Taburu, 1915’deki Kanal Seferine
katılmak üzere “Mücâhidîn-i Mevlevîyye” adıyla hazırlandı. Bu
taburda Mevlevî dervişlerinin yanı sıra, diğer tarikatlardan da dervişler bulunuyordu ve bunlara
da Mevlevî kisvesi giydirilmişti. Kumandanının Veled Çelebi İzbudak olmasından dolayı
“Mevlevî Taburu” denmişti. 138’i Yenikapı Mevlevî Dergâhından olan, 1023
kişiden oluşuyordu. Yenikapı Dergâhı post nişini Abdülbaki Baykara Dede’ de(1883-1935)
tabura "Binbaşı" rütbesiyle katılmıştı. Asker dervişler Yenikapı Mevlevîhânesi'nden
hareketle Konya’daki Mevlânâ türbesine iştirak etti. Burada okunan Kur’an ve yapılan
dualardan sonra IV. Orduya katılmak üzere Şam’a doğru yola koyuldular. Ancak 20 Şubat 1915
tarihinde askerliğe hazırlıklı olmayan pek çok Mevlevî dervişi gibi Muhammed Ali Şemseddin
Dede’de Şam’da hastalanıp vefat etti. Kurşunlu Camii kuzeyindeki giriş kapısının
açıldığı sokağa, “Şeyh Şemseddin ” ismi verilmiştir.

|
| Soldan asagi:Cemal,Avni,Vedat,Ismail Ilhan,Hasan,Huseyin Cahid,Isa Pertev,Hilaleddin Amca(1920) |
- 4. Ordu Kurmay Başkanı Ali Fuad, cephedeki
gelişmeleri ve bu yapılanmayı şu ifadelerle değerlendirmektedir: "Şam'
daki Mevlevi Taburu ve Kadiri Bölüğü ve Mevlevi neyzen ve mutrıbanı ve Mevlevi Sıhhiye
Bölüğü de çöle gitmek üzere 18 Aralık' ta Kudüs' e hareket edeceklerdi." - Ali Fuad Erden, 1.Dünya Harbinde Suriye Hatıraları,
2003 s.210-211
"Ben, kardeşlerim ve amca oğullarım
bazen semaya, bazen mutribe katılırdık. Amcam Hilaleddin çok güzel tambur ve ud çalardı.
Amca oğlum Pertev keman, Vedat ney çalardı. Abim Avni ud, ney ve tambur, ben ney ve kudüm çalardım.
Kardeşim Hasan ve en küçük amca oğlu İsmal İlhan, yaşları nedeniyle yalnız
merasim elbisesi giyer ve ayinlere katılırlardı. Mutribi genellikle
Fazıl Dede yönetirdi. Hilaleddin Amca katılırsa idare ona geçerdi. Semayı meydancı
dede Tayyip yönetirdi. Ayinin son selamında bazen babam cüzdanını meydan dedesine verir, o da bunu
mutriba atardı. Bu suretle Mutrib parasal olarak onurlandırılmış olurdu. Ayin ve sema, bayram,
kandil ve Mevlanayı anma gibi özel günlerde Kurşunlu Camiinde yapılırdı." Hüseyin Cahit, Dergah Anıları, 1990
|
 |
 |
Bahâeddin Dede Efendi (d.1875-ö.1930) Hasan Hüsni Dede’nin yaşça
küçük üçüncü oğludur. Annesi, Hasan Hüsni Dede’nin üçüncü
eşi Zeynep Hanım’dır. 1875 yılında Eskişehir’de doğdu. İlk eğitimini
babasından aldıktan sonra Eskişehir Rüşdiyesi’ni bitirdi. Daha sonra Mısır’a
giderek El-Ezher’de dini ilimler tahsil etti. Mısır dönüşü Eskişehir dergahında
Farsça öğrenip, çile doldurdu. Sesi güzel ve makam bilmekteydi. Ney, kudüm ve rebab çalardı.
Hz. Mevlânâ, “…eski erenler nefislerini aşağılatmak için dilenmeyi hoş
görmüşler, ama biz, bizi sevenlere bu kapıyı kapattık. Herkes bir iş tutmalı, elinin
emeğiyle geçinmelidir. Böyle davranmayanlar bizden değildir” demiştir. Onun bu sözleri
kendisine bağlananları her dalda çalışmaya teşvik etmiş, Bahaeddin Dede ve babası
da bu konuya önem vermişler ve bu nedenle mevlevîhânede üç adet fanila örme makinesi
ve dört adet çorap dokuma makinesi çalıştırılırdı. Aslında o dönemde
dergahın geliri su değirmeni ve diğer vakıf yerlerinden sağlanıyordu ancak, dergahta dokunan
çorap ve fanilalar pazarcı marifeti ile şehirde satılarak, dergahın bütçesine ek gelir
sağlanıyordı. Bahâeddin Dede dergahdaki işlerden ayrı olarak Eskişehir Hilâl-i
Ahmer Cemiyeti Reisliği ve Tayyare Cemiyeti Veznedarlığı yapmıştır. 1913’ den, dergahların
kapatıldığı 1925 yılına kadar, 12 sene boyunca postnişin olarak kalmış, dergahlar
kapatılınca bu tür sosyal faaliyetlere ağırlık vermiştir. Aynı zamanda dedelerinden
kalan bir çiftlikte ziraat işleriyle uğraşmaya başlamıştır. Osmanlı
Devletinin son sadrazamlarından Damat Ferit Paşa’nın tekrar işbaşına gelmemesi için
bütün yurtta başlatılan protesto faaliyetlerine o da katılmış, Eskişehir’den
İstanbul Hükümetine çekilen telgrafa imza atmıştır. 6 Mart 1920 de çekilen bu
telgrafta, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi İbrahim, Belediye Reisi Süleyman, Cemâat-i
İslâmiye Reisi müftü Salih ve Esnafı temsilen İşçibaşı Hakkı’nın
da imzaları yer almıştır. 17.02.1930 yılında Eskişehir’de vefat
eden Bahâeddin Dede’nin kabri bilinmemektedir. Mezarlıklar Müdürlüğünde yaptığımız
araştırmalarda 1975 yılından önceki arşiv kayıtları bulunmadığından,
mezar yeri konusunda herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır

|
| Çorap örme makinesi (1919) |
"Dedeler, dervişler zikir ve musiki çalışmalarından
başka mutlaka bir zanaat sahibi olurdu. Babam (Şıh Bahaeddin) bu konuya çok önem verirdi.
3 tane fanila örme makinesi, dört tane çorap makinesi vardı. Kunduralarını kendileri tamir
ederlerdi. Fanile ve çoraplar pazarcı eliyle şehirde satılır ve geliri ile dergahın
bütçesine yardım sağlanırdı. Babamın
dergahında mevlevi giysileri de yapılırdı. Bu giysiler hırka, şalvar, destegül, elif lamet,
mest, yemeni kaloş ve tennure idi. Tennure yalnız mukabele günlerinde giyilirdi. Sikke yi herkes giymek zorundaydı.
Babam şih olduğu için sikkesinde yeşil destar vardı. Diğer dedeler ve dervişler
destar kullanmazdı. Annem (Ulviye Hanım) ve diğer mevlevi kadınlar giysi kullanmazdı. Dergahda mevlevi
kadınlarının da büyük bir yeri vardı. Dergahda her derviş veya dedenin bir zanaatı
olması gerekirdi. Bunu Mevlana özellikle istemişti. İşte o böyle bir mürşit idi.Ya Hazreti
Mevlana!..Hak Dost'' Hüseyin Cahit- Dergah Anıları
1990
|
 |
|